
Firat Aras
Bugün 1 Eylül…
Dünya Barış Günü.
Tüm dünyada şu veya bu şekilde kutlanır.
Tabi kendisine duyulan ihtiyacın boyutuna göre, kutlama biçimi ve düzeyde de birbirinden farklı olur.
Barış gününün ortaya çıkış hikayesi 2. Dünya Savaşına dayanır.
Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı milyonlarca insanın hayatına mal olan bir savaştır.
Yaşandığı coğrafyada şehirlerin yerle bir olmasına yol açtı.
Keza insanlık tarihinin yaşadığı en büyük kriz ve trajedisine neden oldu, ki bu nedenle barışa duyulan özlem öne çıktı ve bir ihtiyaç haline geldi.
Savaşın sona ermesinden bir yıl sonra, 1945’de Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu.
BM’nin kuruluşun temel amaçlarından biri dünya barışını korumak oldu. BM, yaşanmış olan savaşın yıkıcı ve yok edici sonuçlarına dikkat çekmek ve dünya ölçeğinde barış kültürünün oluşmasını teşvik etmek için 1 Eylül’ü „Dünya Barış Günü“ olarak ilan etti.
1 Eylül, ilk kez 1981 yılında resmi olarak kutlanmaya başlandı ve süreç içerisinde, yapılan yaygın ve kitlesel kutlamalarla evrensel bir nitelik kazandı.
Ancak, yapılan kutlamalara ve barışa yapılan olumlu vurgulara rağmen, savaşlar sona ermedi. Dolayısıyla barışa duyulan özlem ve ihtiyaç ta azalmadı.
Aksine, küresel düzeyde ve de dünya savaşı denebilecek ölçekte olmasa da, bugün de dünyanın bir çok yerinde savaşlar devam ediyor.
Üstelik Birleşmiş Milletler ve de benzeri kurumların varlığına ve sahip oldukları güce rağmen.
Çünkü savaşa da barışa da yüklenen anlam, her kesimin duyduğu ihtiyaca göre değişiyor.
Kimileri barışa olan ihtiyacını varlığını korumak ve yaşama tutunmak için kurgularken…
Kimileri ise, sahip olduğu gücü ve istikrarını sürdürmek adına, onları bozabilecek karşıtlarının bertaraf edilmeleri temelinde ihtiyaç duymakta.
Hiç kuşkusuz barış, savaşanlar arasında olur…
Var olan barış ortamı ise, yan yana yaşayan birey, halk ya da milletlerin her şeyden önce birbirlerinin varlıklarını tanıma, sahip oldukları hak ve hürriyetlere saygı göstermeleriyle ancak korunur.
Ne yazık ki, günümüzdeki dünya ve üzerinde yaşayan birey, halk ya da milletler de bu duygu ve anlayıştan hala çok uzaklar.
Çünkü her kesim, her konuda olduğu gibi barış kavramına da kendi ihtiyacından hareketle, kendi penceresinden bakarak bir anlam yüklüyor.
Empati yoksunluğu hala keşfedilmemişken…
Benlik ve tek taraflı sahip olma duygusu sınırsızlığını sürdürürken…
Bugün her kesimin barışa yaptığı vurgu da karşısındaki duvara çarpıp, kan ve gözyaşı olarak kendisine geri dönüyor.
Bu nedenle, birey, toplum, ülke ve hatta dünya ölçeğinde, sahip olunan farklı özelliklere rağmen, bir arada ve özgürce yaşama duygusu içselleştirilmedikçe ne savaşlar sona erecek ne de barışa duyulan ihtiyaçta bir eksilme olacak…
01.09.2025




