
Memo Şahin
Son otuz kırk yılda birçok açılım ve çözüm süreci yaşandı ve son buldu hüsranla tümü. İki yıldır yine açılımdan, kardeşlikten bahsediliyor çokça, yeni bir paradigmadan sözediliyor sıkça.
Merak ya, ben de eski defterleri karıştırdım biraz ve 2009 yılına ait aşağıya aldığım şu yazı çıktı karşıma:
Ben Mahmurlu Bênav Bêwar!
Adıma bakıp şaşırmayın lütfen. Evet adım Bênav, yani Adsız. Hiç bir kütükte, hiç bir nüfus dairesinde adıma rastlayamasanız da ben varım ve çevremdeki herkes beni bu adla tanıyıp bilir.
Soyadım Bêwar, yani Yurtsuz. Hiç bir devletin vatandaşı değilim, ne Türkiye ne de sınırları içinde yaşadığım Irak’ın. Tek bir kayıt var bana ve yaşadığıma dair. O da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği listelerinde. Ve o kayıtlarda tabiiyet, bağlı olunan devlet hanesine ise Haymatlos, yani ülkesiz, devletsiz notu düşülmüş.
Ve yirmi yaşındayım, normalinde yaşamın baharında yani. Ama ol hikaye öyle değil. Çocukluğumu yaşamadan, gençliğe el değmeden olgunlaşmak zorunda kaldım narin bir fidanken. Yaşam hikayemde çocukluk ve gençlik hanesi boştur bu nedenle; bu evreleri yaşamadan es geçtim anlayacağınız.
Daha emeklerken ben, ailem, hısım ve akrabalarımız can havliyle kaçmak zorunda kalmışlar doğup büyüdükleri topraklardan. Sınırı aşıp karşı yakaya vurmuşuz 1990’da. Ev ve bark ateşe verilmiş. Binlerce insan bir günde mülteci bir yaşama mahkum kılınmış, haymatlos sayılmış üzerinde yaşadıkları ve kendilerine ait topraklarda.
Yeni yurdumuzda, sınırın öbür tarafında, ülkemizin Güney yakasında on yıl bu kamp senin, o kamp benim diye itilip kakıldık. Dara yetişen Xızır uğramadı semtimize. Sınırın bu yakasındaki kardeşlerimiz, yani ev sahiplerimiz vebalı muamelesinde bulundular bize. Ne selam verenimiz ne de uğrayanımız oldu. En ufak ihtiyaçlarımızda dahi horlandık, ruhen kırıldık.
Gün oldu, aylar geçti Palamut dahi bulamadık, açlıktan inim inim inleyen çocuklarımıza vermek için. Aylarca yakacak bulamadık buz kesen karakış gecelerinde. Koyun koyuna girip ısıttık birbirimizi neçarlıktan. Ve küstük dünyaya. Ne yapacaksak kendimiz yapacağız dedik ve tutunduk birbirimize. Dünyanın lanetlileri olduğumuzu bir kez de bu yakasında anladık ülkemizin, için için ağlayarak. Nihayetinde demir attık Mahmur’a.
O Mahmur ki ne ot ne diken biter. O Mahmur ki aylarca yağmurun tek damlası düşmez. Yılan-çıyan yazın başını kaldıramaz 50 dereceyi aşan sıcaklardan. Kamp diye Mahmur’un yanı başındaki ne dağa ne tepeye benzer boz ve kıraç bir yamaca bıraktılar binlerce insanı bir bahar vakti. Yıllardan 1998.
El ve kader birliği ettik. Küçük küçük evler inşa ettik. Çevrelerini küçücük bostanlar ve selvilerle çevirdik. Yemyeşil bir adacık, vaha oluşturduk çölde.
Belediye hizmetleri, eğitim ve öğretimi örgütledik ardından. Türkçe tek kelime bilmeyen ve buna ihtiyaç duymayan ilkokul birinci sınıf öğrencileri ile liseyi devirmiş onsekizlik cıva gibi delikanlılar, gelincik kızlar yetiştirdik dağbaşlarında.
Ben de liseyi bu koşullarda bitiren yüzlerce, binlerce genç insandan biriyim. Nice günler, aylar kalem ve defterimiz bile olmadı. Başka diyarlarda çocukların oyuncakları, bilgisayar ve gameboyları olurmuş. Biz de ise binlerce çocuktan plastik bir arabası olan çıkmadı. Ve yarın çoluk çoçuğa karışacağız bizler de. Aramızdan çocuklarına oyuncak alan çıkar belki. Ama çocuklarıyla oynamayı becerecek tek kişi çıkmaz içimizden. Çünkü biz ne oyuna fırsat ne de olanak bulduk. Oyun oynamayı öğrenemeyen bir kuşak çıktı aramızdan. Yamulttular bizi, eğip büktüler!
Şimdi açılım tartışılıyor. Tasa ve kıvançta 85 yıldır bir ve bütünün asli unsurları arasında ismi zikredilen Kürtler eşit kılınacaklarmış bu açılım sayesinde. 85 yıldır “eşit” sayılan Kürtlere şimdi eşitlik içinde eşit haklar tartışılıyor çokça.
Kürtlere eşit haklar tartışılıyorsa şayet, demek ki şimdiye değin eşit değillermiş. Öyleyse önce bunun teslimi ile başlanmalı işe ve Kürtlerden büyük bir özür dilenmeli ve eşit haklara neden sahip olmadıkları tek tek izah edilmeli, bunun gerekçeleri sıralanmalı ardından.
Yirmi yaşında olduğumu belittim hikayemin girişinde. Tek kelime Türkçe öğrenmeden ve buna ihtiyaç duymadan üniversite kapılarına dayandım. Açılımın mimarları ve onların hınk deyicileri işe Mahmur kampıyla başlanmasını öneriyorlar.
Buyrun Mahmur’la başlayalım öyleyse. Salt Kürt olduklarından dolayı milyonlarca insanımızı ayyıldızlı bayraklarının gölgesi altında sürenler, beni Haymatlos ve Adsız kılanlar, bunu salt alnıma değil yüreğime de kazıyanlar vermeyi düşündükleri kimlik kartının tabiiyet hanesine hangi kaydı düşecekler eşitlik hatırına?
Damlarımızı başımıza yıkan, onur ve haysiyetimizi rencide edip ayaklar altında çiğneyen ordularında askere alıp Ali Okulu’nda Türkçe öğretmeyi mi tasarlıyorlar açılım icabı?
Tek kelime Türkçe bilmeyen lise mezunu beni ve ilk ve orta öğrenim çağındaki binlerce çocuk ve gencin eğitim ve öğrenimini hangi dilde örgütlemeyi öngörüyorlar, mesala?
Bu kadarı da fazla diyenleri işitir gibiyim. Hatta oyunbozanlık yapma diyip koroya tutuşanları da. Dedim ya, ben oyun oynamayı bilmem. Benden çocukluğumu, gençliği mi çaldılar. Önce oyun oynamayı öğretin bana ve benim gibi yamulttuğunuz milyonlarca çocuğa!
(Eylül 2009)




