„Min navê xwe kola li bircên Diyarbekir
Gava ku stêrk
Li esmana stûxwar
Gava ku
ney û bilûr û tembûr
û dehol û zirne
sar bûn
û cobar
nedixuşîn di nivînên xwe de seraser
Sosin û beybûn û Rihan
Ne d`bişkifin di bûtikê de“.
Rojên Barnas’ın dizelerinde böyle yankılanır bu duygu… Diyarbekir’in burçlarına kazıdım adımı, ben de. Çünkü Amed benim için yalnızca bir şehir değildir; O, kalbidir Kürdistan’ın tarihten beri ve tüm zamanlarda.
Sokaklarında Kürtçenin ruhunu hissettiren… her taşında bir hikâye saklayan, her duvarında geçmişin izlerini taşıyan kadim bir kenttir Amed.
Amed’in sesi bazen bir dengbêjin ağıdında, bazen bir şairin dizelerinde, bazen de bir sanatçının ezgisinde hayat bulur; acılarını, sevinçlerini, kayıplarını ve hayallerini geleceğe fısıldar, usulca.
Yıllarca süren baskılara, yasak ve inkâr politikalarına rağmen onurunu, kimliğini korumayı başarmış; geçmişini geleceğe taşımaktan vazgeçmemiştir, Amed.
Benim gözümde Amed; mekanıdır direniş, başkaldırı ve cesaretin.
Ve belki de en çok, sokaklarında kadınların başları dik, özgüvenle ve kendilerine ait bir yaşamın izlerini taşıyarak yürüyebildiği bir kent olduğu için seviyorum Amed’i.
O sokaklarda hissedilen yalnızca kalabalıklar değildir; dayanışmanın, cesaretin ve özgürlüğe duyulan inancın sessiz ama güçlü nefesidir. Her tarafı Kürtlük kokan bir yerdir. Bu yüzden Amed’i düşündüğümde aklıma önce bir şehir değil, yüreğinde onca acıya rağmen umudu büyütmeyi, dayanışmayı yaşatmayı bilen halkı gelir Amed’in.
İşte tam da bu yüzden bu yazıyı yazıp yazmama konusunda, kararsız kaldım haftalarca. Çünkü Amed’i ve Amed halkını incitmekten çekindim.
Böyle olmasına rağmen, yazacaklarımın bu kentin geçmişine, acılarına ya da insanlarına yönelik bir yargı olarak anlaşılmasını istemem. Niyetim kimseyi kırmak değil, aksine Amed’e ve taşıdığı anlama duyduğum saygıyı koruyarak düşüncelerimi paylaşmaktır.
Uzun yıllardır Pro Humanitate, Kürdistan’da ihtiyaç sahibi Kürt aileleri için çeşitli yardım projeleri yürütmektedir. Ben de bu değerli çalışmaları destekliyor; yılda bir veya birkaç kez Kürdistan’a, özellikle Amed’e giderek yürütülen faaliyetleri yerinde gözlemliyor ve elimden geldiğince katkı sağlamaya çalışıyorum. Bu çalışmaların bir parçası olmaktan büyük mutluluk ve gurur duyuyorum. Çünkü zor koşullarda yaşam mücadelesi veren insanlara destek olmanın, paylaşmanın ve dayanışma içinde olmanın insani bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. Son olarak Haziran ayında Amed’deydim. 432 çocuğun yüzünü biraz olsun güldürmek, okul çantası ve kırtasiye ihtiyaçlarına destek olmak için oradaydım.
Amed’e her gittiğimde en sevdiğim şey, Sur‘da olmak, kuçelerinde dolaşmak, insanlarla sohbet etmek. Her seferinde Dengbêjler Evi’ne uğrar, dengbêjlerin yürekten kopup gelen kilamlarını dinlerim. Bazen hüzünlenir, bazen ağırlığını hissederim, geçmişin.
Her gidişimde bir dengbêjin daha aramızdan ayrıldığını görmek, o seslerin yavaş yavaş azalmasına tanıklık etmek, derin bir sızı bırakır içimde.
Mutlaka surlara çıkarım. Yaşlı annelerimizin yanına oturur, dertlerini, hayat hikâyelerini dinlerim. Gençlerle konuşur, gözlerindeki umut ve gelecek kaygılarını anlamaya çalışırım. Akşam olduğunda ise sokaklardan yükselen Kürtçe ezgilerin peşine takılır, müzik gruplarını dinler, hep birlikte govende durmanın tarifsiz coşkusunu yaşarım.
Amed’e her gidişimde beni bekleyen küçük ama değerli ayrıntılar vardır. Aynı insanları görmek, aynı sokaklarda aynı yüzlerle karşılaşmak bana büyük bir huzur verir.
Balon satarak geçimini sağlamaya çalışan bir abimiz vardı. Gün boyunca büyük bir emek verir, çoğu zaman sadece birkaç balon satabilirdi. Akşam olduğunda ise bütün yorgunluğunu govend çekerek üzerinden atardı. Tüm zorluklara ve ağır yaşam koşullarına rağmen govend çekerken yüzündeki o içten gülümsemeye sahip bir insan, görmemiştim önce hiçbir yerde.
Amedspor forması satan, bakıp da almadığımızda sitem eden amcamız… Halka tatlısı satan o tanıdık yüz, taburelerini dizip çay satan abimiz ve el arabasına bahçesinde yetiştirdiği yeşillikleri yükleyip ağzında sigarası, dimdik duruşu ve bitmeyen şakalarıyla herkesi güldüren Dicleli ablamız…
Amed’in her köşesinden Kürtçe müzik yükselirdi. Sokaklarında Kürtçe konuşmalar yankılanırdı. Türkçe konuşulduğunda kızan Ape Heci’nin o meşhur sözleri hâlâ kulaklarımda çınlar: “Ma tu ne Kurd î? Tu çima bi zimanê Romiyan xeber didî?”
Ama bu sefer Amed’de, hiçbirine rastlamadım bütün bunların. Ne balon satan abimiz vardı, ne Amedspor forması satan kardeşimiz… Ne halka tatlıcımız, ne çay satan abimiz, ne de bexdanoz, pîvaz satan ablamız…
Sokaklar aynı sokaklardı belki, sesler, görüntü ve çehre değişmişti bu kez.
Türk kentlerinden turlarla gelen turistlerle doluydu, Amed. Başlarında, Türk dizilerinde gördükleri puşilerle dolaşıyor; Dört Ayaklı Minare’nin önünde bol bol fotoğraf çektiriyor, yüksek sesle konuşup kahkahalar atıyorlardı.
Ben ise Dört Ayaklı Minare’yi her gördüğümde derin bir hüzün hissederim. Çünkü orası, Tahir Elçi’nin katledildiği yerdir. Benim için o mekân sadece tarihi bir yapı değil, acının simgesidir, aynı zamanda.
Elbette bir şehre ziyaretçilerin, turistlerin gelmesi, özellikle yerel esnaf ve ekonomi açısından önemli ve olumlu bir durum. Buna karşı olduğumu söylemek mümkün değil. Ancak bazı ziyaretçilerin geldikleri yere tepeden bakan, küçümseyici bir tavırla yaklaşımları ve insanlara karşı kırıcı ifadeler kullanmaları, derinden rahatsız etti beni.
Birkaç kez şahit oldum buna ve bu nedenle bazılarıyla tartışmak zorunda kaldım. Beni asıl üzen ise, bu tür durumlarda mekân sahiplerinin ya da çevredeki insanların çoğu zaman sessiz kalmasıydı. Bir yeri ziyaret etmek sadece orayı görmekten ibaret değildir; o yerin insanlarına ve kültürüne saygı göstermeyi de gerektirir.
Beni şaşırtan bir diğer konu ise Sur’da Türkçe‘nin bu kadar yaygın ve hâkim bir dil haline gelmiş olmasıydı. Daha önce bunu hiç bu kadar belirgin şekilde hissetmemiştim. Bunun yanında, daha dünün politik atmosferini, mücadele ruhunu ve güçlü toplumsal hareketliliği de göremedim bu ziyaretimde.
Karşılaştığım birçok insan yorgun, kırgın ve geleceğe dair umutsuzdu. Yeni „çözüm sürecine“ yönelik inançlarının olmadığını, somut bir adım görmediklerini dile getiriyorlardı. Bazıları, “Çocuklarımız bunun için mi hayatını kaybetti, bunun için mi zindanlara düştü?” diyerek yaşadıkları hayal kırıklığını ifade ediyorlardı. Onlara göre gerçek bir barış süreci, tek taraflı ilerleyen bir süreç olmamalı; karşılıklı güven, samimi adımlar ve halkın beklentilerini dikkate alan bir yaklaşım gerekmekteydi.
Belediye’den de memnun olmayan çok insan vardı, bu kez. „Bizi tanımıyorlar. Halkın arasına karışmıyorlar. Derdimizi dinlemiyor, bize hizmet etmiyor, sadece toplantı örgütlemekle uğraşıyorlar“ diyorlardı.
Bu sözleri söylerken öfkeden çok kırgınlık vardı seslerinde. Çünkü beklentileri vardı, umutları vardı. „Evet, oy verdik. Ve bütün kırgınlığımıza, bütün sitemimize rağmen yine oy veririz. Çünkü sadece bir pusulaya basılan mühür değil oylarımız. Biz kendimize oy veriyoruz. Kimliğimize, onurumuza, tarihimize… Yitirdiğimiz canlara, yarım kalan hayallere, geride bıraktığımız acılara oy veriyoruz“.
Beni en çok rahatsız eden ve geleceğe dair kaygılandıran şey, Sur’da tarikat mensuplarının ve Hizbullah çevrelerinin görünürlüğünün belirgin biçimde artmış olmasıydı. Kadınlı erkekli gruplar hâlinde her köşede, her sokakta karşıma çıkıyorlardı. O manzarayı görünce aklıma ister istemez Kızıl Goncalar geldi. Hissettiğim duygu yalnızca rahatsızlık değil, ciddi bir endişeydi de aynı zamanda.
Orada yaşayan bir bayan arkadaşımla bu gözlemlerimi paylaştığımda, bana bunun son dönemde giderek arttığını anlattı. „Eskiden daha çok kendi aralarında, kendi mahallelerinde yaşıyorlardı. Hendek çatışmalarından sonra çıkarılanlar ev ve barklarından, dönemediler geriye, müsade etmediler buna. Yeniden inşa edilen bölgelere ise yerleştirildi Siyasal İslam’ın yandaşları. Şimdi iki yıldır adında bile anlaşılamayan şu barış süreci var ya, işte bu sessizlik ve edilgenlikten faydalanarak şehir merkezine inerek daha görünür hâle geldiler.“
Beni en çok sarsan ise arkadaşımın şu cümlesiydi: „Biz Sur’a geldiğimizde ne giyeceğimize dikkat ediyoruz artık. Çünkü aksi hâlde sözlü ya da fiziksel saldırıya uğrama ihtimalimiz var.“
Uzun süre aklımdan çıkmadı, bu cümle. Çünkü bir kentin en temel göstergelerinden biri, insanların kendilerini özgür ve güvende hissedebilmesidir. Eğer insanlar ne giyeceklerini korkarak seçmek zorunda kalıyorlarsa, bu yalnızca bireysel bir sorun değil, toplumun tamamını ilgilendiren ciddi bir uyarıdır. Ve ben bugün kendime şu soruyu sormadan edemiyorum: Eğer gidişat böyle devam ederse, yarın akşam Sur sokaklarında özgürce yürüyebilecek miyim?
Ben, sokaklarında Kürtçenin yankılandığı, kadınların korkmadan yürüyebildiği, gençlerin özgürce şarkılar söyleyip govend tuttuğu, dengbêjlerin sesinin yankılandığı Amed’i seviyorum. Tarikatların, baskının ve korkunun egemen oldugu bir Amed‘i değil.
Belki bazıları bu satırlara katılmayacak. Belki farklı düşünenler olacaktır. Ama susmak, gördüklerimi anlatmamak, bana ağır gelirdi. Çünkü sevdiğimiz bir yeri eleştirmek, ona sırt çevirmek değildir; aksine, onu kaybetmek istemediğimiz için ses çıkarmaktır da.
Amed’i sevmek, yalnızca bir şehre bağlılık duymak değil; onun özgürlüğünü, çok sesliliğini, kültürünü ve renklerini korumaya sahip çıkmaktır da. Çünkü Amed, sadece taşlardan ve sokaklardan ibaret bir yer değil; geçmişiyle, acıları, umutları ve insanlarıyla yaşayan bir değerdir.
Dileğim; korkunun değil umudun, baskının değil özgürlüğün, sessizliğin değil yaşamın yeşerdiği bir kent olmasıdır Amed’in yeniden. İnsanların kendini özgürce ifade edebildiği, çocukların umutla geleceğe baktığı, farklılıkların bir zenginlik olarak görüldüğü bir şehir…
Mamoste Berken Bereh’in şu dizeleriyle noktalayayım bu uzun sitemi:
„Sar û seqema salan di himbêza te de rabûye pêdarê
dicerifî, dilerizî di keleqija havînê de
naqosên te ker, minarên te lal
rezên Hevselê tarûmar
bêhna siwariyên biyan tê ji kolanan
bi dizîkî bêm dibêjim, biherikim li newal û geliyên te
aşvanên te ji nû ve bişixulin, ez bibim xwêhdana wan.“
19.07.2026
Gulê Çınar-Şahin




